Ben Hiçbir Kardeşe Tepeden Bakmadım
Muhterem Üstaz (k.s) hazretlerinin bütün sözlerinde letafet, hallerinde nezafet ve davranışlarında nezaket görülürdü. Hangi ortamda bulunursa bulunsun onun bu güzel ahlakını müşâhede etmek mümkündü.
Şeriata müteallik konular haricindeki eksik, hata ve kusurları görmezden gelirdi. Dünyevî konularda ortaya çıkan eksik, hata ve kusurları hep affediciydi. Fakat müsamaha ve hoş görülü davranışlarıyla birlikte yapılan kusurun farkında olduğunu da hissettirirdi.
Muhterem Üstaz’ın gönül kırmadan kusurları tamir etme konusunda bir hatırasını merhum Lütfi Eraslan bey anlatmıştı:
“1970’li yıllardı. Erenköy’de ticaretle iştigal eden bir kardeşimiz Muhterem Üstaz (k.s) hazretlerini evine yemeğe davet etmişti. Sami Efendi Üstadımız, o kardeşimizi kırmayıp davetine icabet etmişlerdi. Halbuki bu kardeş ticaretinde faize bulaşmış ve haramla işgörür duruma düşmüştü. Onun bu durumundan etrafının fazla bilgisi olmamışdı.
Hep birlikte yemekler yenip sohbet yapıldıktan sonra birer ikişer dağılmaya başlanmıştı. Ev sahibinin bu durumundan haberdar olan bir kardeş, Üstadımıza yaklaşıyor ve onun bu halini anlatıyor. Onun hakkında bildiklerini nakletmek üzere şöyle söze giriyor:
“- Efendim! Bu kardeşimizin evinde sohbet ettik ve yemeğini yedik. Fakat bu kardeş iş hayatında faize bulaşmıştır. Bankadan faizle kredi almıştır. Bunu da şu an kimse bilmemektedir. Şimdi yediklerimiz ne olacak?” diye sorar.
Muhterem Üstaz (k.s) hazretleri bu suale karşı:
“- Eh! Ne yapalım? Yediğimiz yemek mikdarınca infakta bulunuruz” diye cevap verirler.
Muhterem Üstaz (k.s.) hazretlerinin ziyaretine gelen bir insan ne kadar hatalı, ne kadar günahkâr, ne kadar sıradan bir kimse olursa olsun huzurundan çıkarken muhakkak gönlünde bir ışık, bir sevgi pırıltısıyla ayrılırdı.
O büyük Allah dostu, hem Hakk’ın emrini olduğu gibi anlatmak, hem de gönüllerde bir incinmeye sebeb olmama konusunda çok hassas davranırdı. Muhatabının anlamasına yardımcı olmak için çoğu kere sözü bir hikaye ile, yaşanan bir vakıa ile, bir misal getirerek anlatırdı. Anlatmak istediği konuyla ilgili şu hikayeyi farklı aralıklarla onbeş sene süreyle bir kardeşimize anlatmaya devam ettiğini ilgili kimseden dinlemiştim diye nakleden muhterem Ali Hüsrevoğlu bey’den duymuştum.
Bu hatırayı, ilgili abi bizzat kendileri aynen şöyle anlatmışlar:
“- Fakir, Muhterem Üstaz (k.s.) hazretlerinin ziyaretinde sık bulunurdum. Bir seferinde fakire anlatmak istediği konuyu anlamadığımı farketmişler ki, her ziyarette bana aynı hikayeyi anlatıyorlardı. Ben anlayıncaya kadar tam onbeş sene bakkal hikayesini bana sabırla anlatmaya devam etmişlerdi. O hikaye de şu idi:
“Bir mahallede dükkanı bulunan Hatem-i Esamm meşrebli bir bakkal amca, çocukların ve bazı açık gözlerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere bazı silik ve kalp paraları vermeleri durumunda hatalarını yüzlerine vurmamak için onları gerçek para gibi kabul edip istediklerini verir. Bir yandan silik paralar piyasadan azalırken bir yandan bu kimse onları boş çevirmemenin mutluluğunu yaşarmış. Bir gün her fânî gibi onun da son vakti yaklaştığında kızını çağırmış ve:
“- Yavrum, şu dolaptaki keseyi getirir misin?” demiş.
Son nefeslerini alıp verdiği, halet-i nezi anlarında keseyi eline almış, Cenab-ı Hakk’a ellerini açarak şöyle yalvarmaya başlamış:
“- Ya Rabbi! Kulların kalp ve silik paralarla bana gelip ihtiyaçlarını aldılar. Ben onların hatalarını yüzlerine vurmadım. Şimdi ben de senin huzuruna geliyorum. Benim kalp amellerimi yüzüme vurma ve beni affet.”
Muhterem Üstaz sohbette bunu kendi tatlı üslubuyla tebessüm ederek anlatırlardı. Bundan hiç bir kimse ne kırılır, ne de darılırdı. Herkes anlatılanlardan, ayet, hadis ve menkıbelerden alması gereken dersini alırdı.
HİÇ BİR KARDEŞE TEPEDEN BAKMADIM
Muhterem Üstaz (k.s.) hazretleri Ramazan-ı şerifte teravih namazlarını umumiyetle cemaatle kendi bahçelerinde kılardı.
Anadolu’nun değişik yerlerinden kendisini sevenlerden de gelenler olurdu.
Huzur ve huşu içerisinde çok feyizli bir ortamda namazlar kılınır, hadis sohbetleri yapılırdı.
Bir seferinde merhum Dr. Hulusi Baybal abi de bulunmuş.
O gecelerin feyiz, bereket ve hasretini şöyle ifade ederek nakletmişti:
“Bir Ramazan günü sahurdan sonra Konya’dan birkaç kardeşimizle çıktık İstanbul’a geldik.
Teravih namazını Sami Efendi Üstadımızla kılmak için Erenköy’e vardık.
Güllü Köşk’ün alt katında hatimle kılınan namaza iştirak etmek istedik.
O akşam Muhterem Üstaz (k.s.) hazretleri rahatsızlıklarından dolayı namaza çıkamamışlardı.
O gün Anadolu’nun muhtelif yerlerinden, Konya’dan, Kayseri’den bir hayli kardeşler de gelmişti.
Hepsi gönlü buruk bir şekilde, hüzünlü olarak namazlarını tamamladılar.
Namaz bittikten sonra boyunları bükük bir vaziyette mahzun mahzun birbirlerine bakıyorlardı.
Acaba uzaktan da olsa bir selamlaşma fırsatı doğar mı?
Hiç olmazsa bir yüzünü görebilsek? diye damatları Ömer Kirazlı abiden istirhamda bulunuyorlardı.
Ömer abi de o kardeşlerin edebine, samimiyetine ve gönüllerinin mahzuniyetine bakarak:
“- Bir yukarı çıkayım ve Üstadımıza durumu arz edeyim” dedi.
Muhterem Üstaz’ın huzurlarına vardıklarında:
“- Efendim! Namazımızı kıldık elhamdülillah ama kardeşler mahzun kaldılar.
Zât-ı âlinizin rahatsızlığına ve huzurda birlikte olamamalarına çok üzüldüler.
Konya ve Kayseri’den bir hayli de kardeş gelmiş.
Uzaktan da olsa zât-ı âlinizi bir lahza görme fırsatı olmaz mı acaba? diye fakirden istirhamda bulundular.
Balkondan veya pencereden bir selam verebilme mümkün olur mu acaba? diyerek kardeşlerin istirhamlarını arz eylemiş.
Muhterem Üstaz (k.s.) hazretleri hiç bir insanın gönlünün mahzun olmasını istemezdi.
Hele bir manevi evladının boynunun bükük kalmasını hiç bir zaman asla arzulamazdı.
Bu sebebten onların gönüllerini tamir etmek ve onlara sevgisini belirtmek isteyerek şöyle cevap vermiş:
“- Evladım Ömer! Şimdiye kadar hiç bir kardeşe tepeden, üstten bakmadım.
Madem ki kardeşler uzak yerlerden gelmişler, üzerimizi giyinip aşağıya inelim.
Kardeşlerimizle tek tek görüşelim” buyurmuş.
Muhterem Üstaz (k.s.) hazretleri rahatsızlıklarına rağmen kalkıp üzerini giyinir.
Ömer abi ile beraber aşağı kata iner ve teker teker kardeşlerle musafaha eder.
İşte insana değer verme, ona tepeden, üstten bakmama konusunda gösterilen gayret ve hassasiyet!…
İşte insan eğitiminde dikkat edilmesi gereken en önemli edeb!..
Bizler için en çarpıcı, en can alıcı bir örnek!…
www.altinoluk.com