Rızık
İşi fena halde bozulmuştu. Açtığı dükkanda günlerce siftah edememişti. Elektrik, telefon kesilmişti. Dükkanın, evin kirasını, bakkala olan borcunu ödeyemiyordu. İyice tıkanmıştı.
Ama rızkın ilahi kefalet altında bulunduğuna inanıyordu. Hiç şüphesi yoktu.
Telefon çaldı, arayan eşiydi:
-Gelirken bir ekmek alır mısın, diyordu.
-Peki, alayım, dedi ama, cebinde ekmek alacak kadar bile para yoktu.
Ne yapacaktı?
“Giderken bakkala uğrarım, ekmeği alırım, sonra öderim” derim diye düşündü. Bakkal arkadaşıydı, “sonra öderim” demesine de gerek yoktu, ekmeği değil, başka şeyleri alsa da sorun olmazdı. Ama o anda bütün bunları hesaplardı insan.
Eve doğru yola çıktı, bakkalın kapısına geldi, bir an durdu. Vazgeçti ekmek almaktan. Söyleyemedi. Arkadaşına selam verdi sadece, “Bir şey mi istedin?” sorusunu da “sadece selam vereyim, dedim” diyerek geçiştirdi.
Tekrar yola koyuldu. Ekmek alamamıştı. Şimdi ne yapacaktı? Düşündü:
Evde un vardı. “Hanım, derim, canım çok bazlama istedi bugün. Bir hamur yoğursan da bazlama yapsan. Bugün de bazlama yesek.” Makuldü.
Eve geldi, kapıyı çaldı, eşi kapıyı açtı.
Gördüklerine şaşırdı. Kapının holünde poşetler içinde bir çok şey vardı. Gözleri gülen eşi bekletmedi:
-Markete sipariş etmişsin, onu getirdiler, dedi.
Şaşırdı. Markete sipariş falan etmemişti. Nasıl gelmişti öyleyse bütün bunlar?
Sonra öğrendi. Marketin sahibi olan dostu, “Abdülkerim’in işleri iyi değil. O derdini anlatmaz. Yardımcı olmalıyım “diye düşünmüştü. Sonra daha önceki alışverişlerinden birisinin listesini bulmuş, hem onları hem de bir evin ihtiyacı için akla gelebilecek başka şeyleri de ilave ederek “Abdülkerim’in siparişi” diye evlerine göndermişti. Böylece evin hanımına da bunun bir yardım paketi olduğu hissetirilmemişti.
……..
Sonraki bir zaman günlerce işsiz kaldı. Gene aynı tıkanmalar: Elektriğin, suyun, doğalgazın kesilmesi…Kiraların ödenmemesi, ev sahibinin yüzüne bakılamayacak hallere düşülmesi…
Ne yapmalı?
Rızkı aramalı, ama nasıl?
Çalınan kapılardan boş dönüyorsun…
Sonra “zekat”ı hatırladı:
-Acaba onu istemek de bir rızkı arayış olamaz mıydı? O fakirin zenginin malındaki hakkı değil miydi? O hakkını istese olmaz mıydı?
Bir tanıdığı vardı. İnşaat ve teahhüt işleri yapıyordu. İşyerinin önündeki binek otomobillerinin benzin masrafı bile milyarı buluyordu.
-Ona gideyim, diye düşündü. Sade ve külfetsiz konuşayım. Artık nasıl mukabele ederse gam değil.
Gitti. Selam verdi, oturdu.
-Ben, dedi, zekata muhtaç hale düştüm. Size arzetmeye geldim. Artık ne derseniz… Adam:
-Babama bir sorayım, sonra sizi ararım, dedi.
Düşündü ki, “zekat olmasa da böyle bir insan, kendisine başvuran birisine ona nefes aldıracak bir yardım yapabilir, bir başkasından borç alarak bile yapabilir.” Üzülmüştü. Bekledi birkaç gün, ses seda çıkmadı. Anlaşılan o kapıda umut yoktu. Ama “rızka kefalet” inancını kaybetmedi.
Böyle duygular içindeyken telefon çaldı. Arayan bir arkadaşı idi.
-Gelsene buraya, diyordu. 5 yıldızlı bir otelin en tepesindeki lokantayı tarif ediyordu. Burada Ali ile beraberiz.
Ali ortak arkadaşları idi. İyi para kazanıyordu, zengin olmuştu, biraz hayatı özensizdi.
Kalktı gitti. Oturdular, sohbet ettiler. İçinde bulunduğu zor durumdan en küçük bir işaret vermedi. Sonra ayrılma vakti geldi. Arkadaşı kenara çekti, bir çek uzattı. Üzerinde oldukça büyük bir rakam yazıyordu.
-Al bunu, dedi, Ali verdi. Kabul etmeni rica etti. Kendisi vermekten de utandı. Bilirsin, sana büyük saygı duyar, kendi yaramazlıklarından da utanır.
Aldı, teşekkür etti.
Sonra bir gün işin arka planını anlattı. Arkadaşı Ali’ye onun durumundan bahsetmiş, ona vermek için zekatı falan olup olmadığını sormuştu. Ali
-Ne zekatı, demişti. Zekatımız yoksa bir şey vermeyecek miyiz? Hemen verelim.
Oraya çağırmak söz konusu olduğunda da “Çağırmayalım, burası ona uygun bir yer değil. İçkiden falan rahartsız olur. Biz gidip verelim.” demişti. Sonra, ev şartlarının uygun olmayacağını düşünerek çağırmaya karar vermişler telefonun tuşlarına dokunmuşlardı…
Hayat ne kadar sürprizlerle doluydu… Hiçbir şey hesaba kitaba sığmıyordu.
www.altinoluk.com