Son Şeyhülislam:Mustafa Sabri Efendi

Bediüzzaman Said Nursî’nin Tarihçe-i Hayat’ı için kaleme aldığı Mukaddime’de Ali Ulvi Kurucu şöyle diyor: “Allâme Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi merhumdan, feragate ait şöyle bir söz işitmiştim: İslâm bugün öyle mücâhitler ister ki, dünyasını değil, âhiretini dahi feda etmeye hazır olacak…”

Büyük adamdan sâdır olan bu büyük sözü tamamen kavrayamadığım için, mutasavvıfların istiğrak hâllerinde söyledikleri esrarlı sözlere benzeterek, herkese söylememiş ve olur olmaz yerlerde de açmamıştım. Vaktâ ki aynı sözü Bediüzzaman’ın ateşler saçan heyecanlı ifadelerinde de okuyunca anladım ki, büyüklere göre feragatin ölçüsü de büyüyor.1

Ruhumuzun Heykelini Dikerken isimli eserinde M. Fethullah Gülen Hocaefendi ise, düşünce ve aksiyon insanının genel vasıflarını sıralarken: “Bazen vefâlı bir vatan evlâdı, bazen düşünce buudlu bir hareket insanı, bazen bir ilim âşığı, bazen dâhi bir sanatkâr, bazen bir devlet adamı, bazen de bunların hepsidir.” demekte ve Mustafa Sabri Efendi’nin de bunlardan biri olduğunu vurgulamaktadır.2

Zor Zamanların Şeyhülislâmı
Yüz yirmi yedinci Osmanlı şeyhülislâmı olan Mustafa Sabri Efendi, 1869 senesinde Tokat’ta doğdu. İlk tahsilini memleketinde yaptıktan sonra Kayseri’ye gidip, Kayseri Medresesi’nde Divrikli Hacı Emin Efendi’den ilim öğrendi. Daha sonra İstanbul’a gelerek ‘huzur dersleri’ mukarriri [padişahın huzurunda bir konuyu etraflıca anlatan] Ahmed Asım Efendi’den de ilim öğrenip icâzet aldı.

1890 senesinde yapılan rüus [dinî ilimlerde bir derece] imtihanını kazanarak, yirmi iki yaşında Fatih Camii’nde ders vermeye başladı. Padişah İkinci Abdülhamid’in katıldığı ‘huzur dersleri’ne on altı yıl boyunca devam etti. Elliden fazla talebeye icâzet verdi. 1900 yılında İkinci Abdülhamid Han’ın kitapçılığına getirildi, kendisine bir adet altın liyâkat madalyası ve dördüncü rütbeden Osmanî nişanı verildi. Bir dönem Silistre müftülüğü yaptı. Farklı zamanlarda Peyâm-ı Sabah, İkdam, Yarın ve Alemdar gibi mevkutelerde yazılar kaleme alan Mustafa Sabri Efendi, 2. Meşrutiyetin ilânının ardından 1908′de Tokat mebusu seçildi. Bu arada Fatih Camii müderrisliği görevini de yürüttü.

İttihat ve Terakki Partisi’ne karşı çıkıp, o zaman Cemiyet-i İlmiye-i İslâmiye’nin yayın organı olan Beyan’ü-l Hakk dergisinde başyazar olarak yazılar yazdı. 1913 Bâb-ı Âli baskını, giderek sertleşen iktidarın tutumu ve İttihat ve Terakki Partisi’ne mensup olanların kendisini öldürme teşebbüsleri üzerine önce Mısır’a, oradan da Romanya’ya gitti. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunun Romanya’ya girmesi üzerine Gemlik’e gönderilerek mecbûrî ikamete tâbi tutuldu. Daha sonra İstanbul’a dönüp Süleymaniye Medresesi’nde Hadîs-i Şeriî müderrisliği yaptı. Aynı yıl Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye azalığına seçildi. 4 Mart 1919 tarihinde 1. Damat Ferit Paşa kabinesinde Şeyhülislâmlığa getirildi. 6 Haziran 1919′da Paris Konferansı’na giden Damad Ferid Paşa’nın yerine Sadrazam vekilliği de yapan Mustafa Sabri Efendi, aynı yıl kabinenin düşmesi üzerine Âyan [senato] azalığına atandı. Cemiyet-i Müderrisîn’in birinci reisliğini yaptı. Buradaki mesai arkadaşları; Mustafa Saffet, İskilipli Mehmet Atıf ve Bediüzzaman Said Nursî idi. Kısa bir süre sonra bu görevden ayrıldıysa da 1920 yılında ikinci defa kurulan Damad Ferid Paşa kabinesinde tekrar Şeyhülislâmlığa getirilen Sabri Efendi, kabine üyeleriyle anlaşamadığından bu görevi de kısa süreli oldu ve istifa etti. Aynı yıl teşkil edilen “Mutedil Hürriyet ve İtilaf Fırkası” kurucuları arasında yer aldı.3

Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, aslında istiklâl hareketine karşı değildi. Karşı gibi olup, son padişah Sultan Altıncı Muhammed Vahdettin Han ile büyük dikkat göstererek istiklâl mücâdelesine ve mücâdelenin merkezi Ankara’daki Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne el altından büyük yardımlarda bulunuyordu. İşgal altındaki İstanbul’da, işgal kuvvetleri tehlikesi olduğundan, doğrudan istiklâl hareketini savunamıyor ve yardım yollayamıyordu. Doğrudan olması payitahtta nice felaketlere sebep olabilirdi. Ancak Mustafa Sabri Efendi ve oğlu İbrahim Sabri, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne mukâvemet gösterdikleri için Cumhuriyet’in ilânından sonra 150′likler arasında yer almışlardı.4

Mustafa Sabri Efendi, 1922 yılında İstanbul’dan Kahire’ye, oradan da sırasıyla Mekke, Mısır, Lübnan, Romanya, Gümülcine, Kahire, İskenderiye ve son olarak tekrar Kahire’ye giderek oraya yerleşti. Bir hayli çileli ve çokça inişli-çıkışlı bir hayat yaşayan bu vatan evlâdı, Kahire’de kaldığı evi bir okul hâline getirdi. Bu arada 1 Haziran 1924′te vatandaşlıktan çıkarıldı. Vefat ettiği 1954′e kadar Kahire’de yaşayan Mustafa Sabri Efendi; verdiği dersler, yaptığı sohbetler, yazdığı makaleler ve kitaplarla Mısırlıların olduğu kadar İslâm dünyasının takdirle takip ettiği bir kişi olarak hayatını tamamladı. Hattâ öyle ki, Mısır uleması Mustafa Sabri Efendi’nin yazdıklarını okumadan hayatına yön vermemeye başlamıştı.5

Mustafa Sabri Efendi, Mevkifü’l-Akl ve’l-İlm adlı eserinde, doğru yoldan ayrılarak sapık bir yol tutan Muhammed Abduh ve Cemaleddin Efgani hakkında çok sert eleştirilerde bulundu. Söz konusu şahısların Ezher’i karıştırdıklarını, adım adım dinsizlere yaklaşarak zararlı gelişmelere sebep olduklarını sert bir şekilde ifade etti, onların bozuk fikirlerini çürüterek sapıklıklarını ortaya koydu. Böylece ehl-i sünnet itikadına saldıranların maskelerini indirmiş ve birçok kimsenin bunlara aldanmasını önlemiş oldu.6

Görüldüğü gibi Mustafa Sabri Efendi’nin yaşadığı yıllar, büyük bir çınarın dallarının budanıp, suyunun kesilip, bahçıvanın yetersiz bırakıldığı bir döneme rastlamaktadır. Osmanlının sonunu gören bu değerli âlim, yeni Türk devletinin, yurdundan uzak yaşamaya mahkûm ettiği isimler arasında yer almaktadır. Nitekim Mustafa Sabri Efendi, hilâfetin sona erişini yurtdışında üzüntü içinde gözlemlemiştir.

Böylesine çalkantılı bir dönemde yaşayan, buna rağmen ilmî ve siyasî dirayetiyle, velûd kalemiyle büyük bir çığır açan Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, 12 Mart 1954′te Miraç gecesinin sabahında Kahire’de âhirete irtihâl etmiştir.

Dinî-Felsefî Görüşleri
Mustafa Sabri Efendi, kendi döneminde yaygın olan pozitivist, materyalist ve ateist akımların etkisiyle daha çok kelâm ve usûlü’d-dîn konuları üzerinde durmuştur. Dikkat çeken görüşleri şöylece özetlenebilir:

“Allah’ın varlığını ispatlayan en önemli delil Kur’ân’da da sık sık işaret edilen ‘gâye’ ve ‘nizam’ delilidir. Evren hakkındaki bilimsel buluşlar bu delili beslemiş ve daha güçlü hâle getirmiştir. Bunun yanında evrenin yaratılmış olduğunu vurgulayan ‘hudûs’ ve ‘imkân’ delilleri de rasyonel açıdan hâlâ geçerlidir. Kant’ın iddiasının aksine Allah’ın varlığı rasyonel bilgilerle kanıtlanabilir.”7

“Bilinebilen varlıklar içinde sadece insanın irade sahibi olması maddeci ve tabiatçı felsefelerin temelsizliğini gösterir.”8 “Maddecilerin bilgiyi gözlem ve deneye münhasır kılıp aklî istidlali reddetmeleri doğrulanabilir temelden yoksundur; aksi takdirde mantık, felsefe ve matematik gibi rasyonel bilgiye dayanan disiplinleri de reddetmek gerekir. Maddecilerin, inkâr düşüncesini Allah’ı duyularla algılamanın imkânsızlığına dayandırmaları da mantıkî bir temele oturmaz. Çünkü duyularla algılanmamak, var olmama sonucunu gerektirmez. Allah’ın varlığı aleyhinde delil diye ileri sürülen evrim teorisi zan ve tahminlere dayanır.”9

“Vahdet-i vücûd telâkkisi, ‘varlığı zorunlu olmayan kâinatı, varlığı zorunlu olan Allah’a nispetle yok hükmünde kabul etmek’ şeklinde anlaşıldığı takdirde benimsenebilir, Allah-âlem ve Allah-insan ayırımını ortadan kaldıran anlayışlar ise kişiyi küfre götürür.”10

Nübüvvet inancını ulûhiyete ve uhrevî sorumluluğa iman etmenin bir gereği olarak gören Mustafa Sabri Efendi, Allah’a ve âhirete inanan Batılı teist filozofların peygamberliğe olan ihtiyacı görememelerini şaşırtıcı bulur;11 onların nübüvveti felsefî bir problem saymamalarının Hz. İsa’nın tanrılaştırılması inancından kaynaklanmış olabileceğini düşünür.

“Peygamberlerin getirdiği dünyevî ilkeler insanlar arası münâsebetlerin ana kaynağını teşkil eder. Bunların bir kısmını hukukun dışına itmek dinin ruhuyla bağdaşmaz.”12 Mustafa Sabri Efendi, dinî hayatı bayramlara indirgeyen bir anlayışın ortaya çıkmasından yakınarak Hıristiyanları taklit etmekten kaynaklandığını düşündüğü bu yaklaşımın dinin içini boşaltmak anlamına geldiğini belirtir. Ona göre “Roma hukukunun başlangıçta İslâm hukukuna kaynaklık yaptığına ilişkin iddialar gerçeğe aykırıdır ve her iki hukuk sisteminin farklılıkları bunun açık delilidir.”13

“İslâmî açıdan kadının örtünmesinin gerekmediğini iddia etmek bu konudaki açık emir ve hükümleri reddetmek demektir. Kasım Emîn gibi bazı yazarların ileri sürdüğü iddianın aksine; örtünmenin bilgisizlikle alâkası olmadığı gibi örtünme İslâmî bir emir olup başka kültürlerden intikâl etmiş bir yaşama tarzı değildir.”14

Mustafa Sabri Efendi, Batılılaşma hareketine karşı İslâmî inanç ve değerleri savunan çağdaş İslâm düşünürleri arasında yer alır. Özellikle Emmanuel Kant’ın rasyonel bilgiyi teolojik alandan dışlamasını eleştirmesi, evrim teorisinin gözlem ve deneye dayanmadığını vurgulaması ve inanç konularının bilimsel bilgilerle temellendirilme yönteminin yanlışlığını belirtmesi dikkat çekicidir. Bununla birlikte muhtemelen çok değişken ve sıkıntılı hayat mücadelesinin de etkisiyle kader konusunda yetiştiği kültürün aksine cebre yaklaşan bir telakkiyi benimsemiştir.

Kahire Sohbetleri
Hayatında pek çok sıkıntılar çekmiş, davasının ne hâllere düştüğünü görmüş, yurdunu terk etmiş olan Mustafa Sabri Efendi, Mısır’da bulunduğu yıllarda etrafındaki ilim âşığı gençlere ümit ve mücadele azmi aşılamakta, o hâliyle en güzel bir numûne-i imtisâl olmaktaydı. O; samimî, mert, sözünden, fikrinden, kanaatinden dönmeyen, inandığı gibi yaşayan bir düşünce ve aksiyon adamıydı. Mehmet Âkif Ersoy gibi o da: “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!” diyor ve herkese karşı doğruyu, dosdoğru olarak söylüyordu. Ayrıca harp meydanında, ateş hattında, kurşun yağmuru altında bir mücâhit, ne kadar fedakâr ve fedâî ise Mustafa Sabri Efendi de o kadar samîmiydi.

Ezher’de okuduğu yıllarda Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin sohbetlerini dinlediğini ve bu sohbetlerin sadece ilim, irfan, din, iman, bilhassa âlem-i İslâm ve Türkiye üzerine olduğunu hatıralarında yazan Ali Ulvi Kurucu, onun için şunları söylüyor: “Namık Kemal: ‘Bâis-i şekvâ bize hüzn-i umûmîdir Kemâl / Kendi derdi gönlümün billâh gelmez yâdına’ diye bir beyit yazmıştır. Hoca Efendi de bir gün ne kendi vaziyetinden bahsetti ne de malî sıkıntılarını anlattı. Biz sordukça veya yeri geldikçe eskiden geçirdiklerinden bahsederdi. Onları bile kendi namına değil, ümmetin adına üzülerek anlatırdı.”15

“Ben yirmi iki yaşımda müderris oldum, hâlâ ilme doyamadım.” diyen Mustafa Sabri Efendi, milletinin ilme lakayt kalışı karşısında derinden üzülüyor, “Dinin ilk emri ‘Oku!’ olan bir millet, nasıl câhil kalır, kalabilir?” şeklinde vaveyla ediyordu.16

“Milletin bir içi, bir de dışı vardır. Cismi var, ruhu var; maddesi var, mânâsı var; toprağı var, dini, imanı var, ırzı var, namusu var… Milletin dışını, maddesini, toprağını ordusu korur. İcâbında âyette emrolunduğu gibi, bütün bir millet bu cihada katılır, savaşır. Ama milleti millet yapan asıl değerler, ruh, mânâ, din, iman, ahlâk, namus ise, mânevî ordu olan ilim adamlarının koruması altındadır. Asıl millet, bu değerlerden meydana gelir. Bunlar korunabilirse, bir millet, her zaman ve her yerde, kendisini yeniden inşa edebilir. İşte o mânevî ordu, sizlersiniz. Milletin mânevî müdafaasını ehl-i ilim yapar. Sizler, bu mukaddes vazifeyi yapacak olan mânevî ordunun kumandanlarısınız.”17 dedikten sonra da kendisini samîmi bir şekilde dinleyen gençlerden etkilenerek “Ah keşke, ben de sizin gibi talebe olsaydım.” diye iç geçiriyordu.

Bediüzzaman’la İrtibatı
Bediüzzaman’ın, “Dârü’l-Hikmet’te benim arkadaşım…” dediği Mustafa Sabri Efendi’ye verilmek üzere Camiü’l-Ezher’e “hediye-i vakfiye… olarak on bir tane hususî mecmuaları[nı]…” gönderdiği ve İslâm’ın büyük medresesinin o sıralarda yirmi yedi bin öğrencisinin olduğu belirtilmektedir.18 Böylece Nurlardan çok sayıda kişinin istifadesi sağlanmıştır. Mustafa Sabri Efendi, Kahire’de bulunduğu sıralarda hem Bediüzzaman hem de Risâle-i Nur ile alakasını kesmedi. Ezher Üniversitesi’nde Nurlara özel önem verdi, okunmasına katkıda bulundu.19

Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman’ın çok sayıda talebesi olmasına rağmen neden cihat için harekete geçmediğini, Ezher’de okuyan talebeler aracığıyla sordu. Bediüzzaman, en büyük cihâdın iman dâvâsı olduğunu, en önemli meselenin imânı kurtarmak olduğunu, dâhilde müspet hareket ederek asâyişe zarar verilmemesinin ehemmiyetine işaret ederek cevap verdi: “… Bilhassa Müslümanların başına öyle bir hadise ve öyle bir dâvâ açılmış ki, her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek dâvâyı kazanmak için, bilâtereddüt sarf edecek. O dâvâ da imanı kazanma veya kaybetme dâvâsıdır.”20 Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman ve söyledikleri hakkında; “…Said Efendi gerçekten haklıdır! Evet, söyledikleri doğrudur. O dâvâsında muvaffak oldu. O memleketten hiçbir yere ayrılmadı, sebât etti…” ifadeleriyle Bediüzzaman’ı tasvip ve takdir ettiğini belirtmiştir.21

Eserleri
Yeni İslâm Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyyesi: Mûsâ Cârullah Bigi’nin cehennem azabının ebedî olmadığını savunan Rahmet-i İlâhiyye Burhanları adlı eserine reddiyedir. (İstanbul, 1335; nşr. Sibel Dericioğlu, Bedir Neşriyat, İstanbul, 1998)22

Dinî Müceddidler yahut Türkiye için Necat ve Î’tiîâ Yollarında Bir Rehber: “Yeni Müslümanlar” adını alan Haşim Nahit ve arkadaşlarının İslâm’da reform yapılması gerektiğine dair görüşlerine karşı yazılmıştır. (İstanbul, 1341, 1969, 1987, 1994)

En-Nekîr Alâ Münkiri’n-Ni’me Mine’d-Dîn ve’1-Hilâfe ve’1-Ümme: Çağdaş İslâm-siyaset düşüncesi ve hilâfet-siyaset ilişkisiyle ilgili konuları ihtiva eder.23

Mes’eletü Tercüme-ti’1-Kur’ân: Namazda Kur’ân’ın Türkçe mealinin okunması teşebbüslerini savunanlara karşı bir reddiyedir.24 ( Kahire, 1932)

Mevkıfü’l-Beşer Tahte Sultâni’l-Kader: Kader ve irade hürriyetine ilişkin görüşlerin tartışıldığı eserde insanın irade açısından icbar altında bulunduğu ileri sürülür.25 (Kahire, 1352)

El-Kavlü’1-Fasl Beyne’llezîne Yü’mimûne Bi’l-Ğayb Ve’llezîne Lâ Yü’minûn: Mevkıfü’l-Akl adlı hacimli eserinin özeti mahiyetinde olup pozitivizmin yayılmasından sonra İslâm dünyasında nübüvvet, hissî mucizeler, kıyamet alâmetleri ve âhiret konularında yapılan yanlış yorumların eleştirisini kapsar. (Kahire, 1361, 1407/1986)

Mevkıfü’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlem: Usûlü’d-dîne dairdir. Allah’ın varlığına ilişkin deliller, vahdet-i vücûd, bilim-din ve bilim-akıl münâsebeti, nübüvvet ve âhiret inancının delilleri, İslâm’a göre din-siyaset ilişkisi gibi konuları içerir.26 (I-IV, Kahire 1369; Beyrut, 1981)

İslâm’da İmâmet-i Kübrâ: Hilâfet ve siyaset konularında Yarın gazetesinde çıkan bir dizi makalesinden derlenerek kitap hâline getirilmiştir. (Kahire 1925)

Savm-ı Ramazân: Yarın gazetesinde tefrika edilmiş olup oruç tutmak yerine fidye verilmesini öneren Süleyman Nazif’e reddiyedir. (Gümülcine, 1927–1928)

Dîn-i İslâm’da Hedef-i Münâkaşa Olan Mesâil: Müellifin Beyânü’l-Hakk dergisinde yayımlanan sosyal ve ekonomik muhtevalı dinî makalelerinin bir araya getirilmesinden ibarettir.27

Kavli ü’l-Mer’e ve Mukârenetüh Biakvâli Mukallide-ti’1-Garb: El-Feth dergisinde çıkan bir dizi makalesinin derlenmesinden oluşmuştur. Eserde, İslâm dininin kadınların örtünmesi ve evlilikleriyle ilgili hükümleriyle Batı kültürünün kadınlara dair anlayışının birbirine uymadığı tezi savunulur.28 (Beyrut, 1410/1990)

Dipnotlar
1 Bediüzzaman da Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi’nin tespitleri doğrultusunda “Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de…” demektedir. (Tarihçe-i Hayat, Isparta Hayatı, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1991, s. 553)
2 M. Fethullah Gülen, Ruhumuzun Heykelini Dikerken, Feza Gazetecilik, İstanbul, 1998, s. 72.
3 Sadık Albayrak, Son Devrin İslâm Akademisi Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye, Yeni Asya Y. , 2. Baskı, İstanbul 1973, s. 179.
4 150′likler, Kurtuluş Savaşı sonrası mal varlıklarına el konularak Türkiye’den sürülen insanlara verilen isimdir. Listenin ilk sırasında Sultan Vahdettin bulunuyordu. 28 Haziran 1938′de 150′liklerin yurda girmesini engelleyen yasa kaldırılsa da geri dönen çok kişi olmadı.
5 Yusuf Şevki Yavuz, “Mustafa Sabri”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 31, İstanbul 2000, s. 350- 353.
6 “Mustafa Sabri Efendi”, Yeni Rehber Ansiklopedisi, Türkiye Gazetesi Yayınları, c. 15, s. 29.
7 Mevkıfü’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlem II, Beyrut, 1981, s. 343–386.
8 a.g.e., III, s. 63.
9 a.g.e., s. 77-78, 276, 301-302.
10 Mevkıfü’l-Beşer Tahte Sultani’l-Kader, Kahire, 1352, s. 233.
11 El-Kavlü’l-Fasl Beyne’llezîne Yü’mimûne Bi’l-Ğayb Ve’llezîne Lâ Yü’minûn, Kahire, 1986, s. 14, 154–159.
12 Mevkıfü’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlem IV, Beyrut, 1981, s. 161–162, 281–29.
13 a.g.e., IV, s. 304-305.
14 a.g.e., I, s. 283-291, 487-488.
15 M. Ertuğrul Düzdağ, Üstad Ali Ulvi Kurucu Hatıralar 2, Kaynak Yay., İstanbul, 2007, s. 38
16 a.g.e., s. 51
17 a.g.e., s. 50
18 Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1991, s. 61.
19 Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Konferans, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1990, s. X.
20 Bediüzzaman Said Nursî, Asâ-yı Mûsa, Sözler Yayınevi, İstanbul, 1991, s. 20–2.
21 Necmettin Şahiner, Son Şahitler, c. 4, Nesil Yayınları, İstanbul, 1993, s. 442.
22 Ömer H. Özalp her iki eseri ve Mûsâ Cârullah’ın İnsanların Akîde-i Nahiyelerine Bir Nazar adlı küçük çalışmasını sadeleştirerek birlikte yayımlamıştır. (Pınar Yay. , İstanbul, 1996)
23 Oktay Yılmaz tarafından Hilâfetin İlgasının Arka Plânı adıyla Türkçeye çevrilmiştir. (İnsan Yayınları, İstanbul, 1998)
24 Süleyman Çelik, Kur’ân Tercümesi Meselesi adıyla Türkçeye çevirmiştir. (Bedir Yayınları, İstanbul, 1993)
25 İsa Doğan, İnsan ve Kader adıyla bu eseri tercüme etmiştir. (Kültür Basın Yayın Birliği, İstanbul, 1989)
26 Eserin, müellifin oğlu İbrahim Sabri tarafından yapılan Türkçe tercümesi henüz yayımlanmamıştır.
27 Osman Nuri Gürsoy tarafından sadeleştirilerek İslâm’da Münakaşaya Hedef Olan Meseleler adıyla neşredilmiştir. (Sebil Yayınları, İstanbul, 1976)
28 Mustafa Yılmaz, kitabı Kadınla İlgili Görüşüm ve Bu Görüşün Batı Taklitçisi Sözlerle Karşılaştırılması adıyla Türkçeye çevirmiştir. (Esra Yayınları, Konya, 1994)

YAĞMUR DERGİSİ

Yorum YazılmamışMayıs 3rd, 2009

Leave a Reply