Sünnet’te Nikâh ve Mehir

Kur’ân-ı Kerîm’de Cenab-ı Hak “Ey Rasûlüm! de ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın”1 buyurmaktadır. Dolayısıyla Allah’ın sevgisini, hoşnutluğunu kazanmak isteyenlerin Hz. Peygamber’in yoluna/sünnetine ittiba etmeleri gereği anlaşılmaktadır. “Allah’ın Resûlünde sizin için mükemmel örnek vardır”2 ayeti ise Hz. Peygamber’in bir beşer olarak yaşayışının bizler (Müslümanlar) için örnek olduğunu vurgulamaktadır. Sosyal hayatın gereği olan evlenme (nikah) konusunda Hz. Peygamber’in sünnetinde/hadislerinde nikâh, mehir, çeyiz ve düğünün nasıl olduğu örnekleriyle gösterilerek, müslüman bir toplumun bu konuda uyması gerektiği kriterler ortaya konacaktır.

Nikâh : “Nkh” kelimesi sözlükte “eklemek, toplamak” veya “akid yapmak” manasına gelir. İslam hukukunda da “evlilik akdi” anlamında bir terim olarak kullanılmaktadır. Geçerli bir evlenmenin olabilmesi için önce bu akdin iki tarafının (tarafeyn veya velileri) olması gerekir. Sağlıklı bir neslin devamı için nikâh şarttır. Bunun için nikâh, İslâm hukukunda medeni bir muamele olarak kabul edildiği gibi hatta bir cihette ibadet bile saymıştır. Çünkü İslâm dini, aile yuvası kurmayı ve bu kurumun devamına, saadetine hizmet etmeyi, kişinin bütün hayatını ibadete vermesinden efdal ve çok hayırlı olarak kabul eder.3 Yine Hz. Adem’den beri devam eden ve cennette de devam edecek olan iki ibadetten birinin nikâh, diğerinin de imân olduğu beyan edilmiştir.4

Nikâhın bir ibadet olup olmadığı meselesi âlimler arasında tartışmalıdır. Şafiiler evliliğin alış-veriş gibi dünyevi amellerden olduğunu ve ibadetler arasında sayılamayacağını söylerken, başta İmam Ebû Hanife olmak üzere bir çok âlim evliliği bizatihî ibadet saymışlardır. Hatta evlenmenin nafile ibadetlerden daha faziletli olduğu bile söylenmiştir.5 Şafiiler, evlilik ibadet olsaydı kafirin yaptığı evlilik sahih olmazdı şeklinde görüşlerini temellendirmeye çalışırken, Hanefiler ise, kafirin yaptığı evlilik dünyada hayatın devamını sağladığı için sahihtir. Zira mescid ve camilerin inşası bir müslüman tarafından yapıldığında onun için bir ibadet sayılırken, kafirin yaptığı ise ibadet sayılmaz demektedirler. Dolayısıyla, iyi bir nesil yetiştirmek ve nefsi korumak gibi bir çok maslahata vesile olması açısından evliliği de, ibadet olarak değerlendirmek mümkündür.6 Nitekim, Hz. Peygamber hanımının ağzına helal bir lokmayı koymayı dahi sadaka olarak nitelendirirken7 evliliğin ibadet hükmünde olduğuna işaret etmiş olmaktadır.

Evlilik esasına dayalı, ibadet düşüncesiyle kurulan bu kutsal yuvayı temellendirirken elbetteki dikkat edilmesi gereken hususlar olmalıdır. Hz. Peygamber’in eş seçiminde özellikle gençlere yönelik olarak yaptığı şu tavsiye dinî düşünce temelli evlilik müessesesinin en önemli esasıdır: “Kadın dört şey için nikah edilir; malı, soyu, güzelliği ve dini; sen dindar olanını seç ki elin bereket bulsun.”8 Aynı hassasiyet aile kuracak kız içinde söz konusudur. Bir başka hadiste de “Hadrâ-i dimen’den sakının!” buyurduklarında sahabiler: “Hadrâ-i dimen nedir ya Rasûlallâh” diye sordular. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Bataklıkta (kötü çevrede) yetişen güzel kadın” cevabını verdi.9 Şu halde, insanın yetişmesinde çevrenin etkisinin önemi dikkate alınmalı, evlenecek gençler dünyasını ve ahiretini imar etmek istiyorlarsa evlenecekleri kişinin ailesine ve çevresine iyi bakmalıdırlar. Sadece malına, soyuna veya güzelliğine bakarak eşini seçmemeli, bu seçimde Hz. Peygamber’in tavsiyesine uyarak dindarlığı tercih sebebi kılarak evliliklerini dünya ve ahiret mutluluğu şekline dönüştürebilmelidirler.

Hz. Peygamber, evlilik hâlinde, yerine getirilmeye en ziyade layık olan şart, mahrem yerlerinizi helal kılmak üzere kabul ettiğiniz şartlardır buyurmuştur.10 Âlimler burada uyulması gereken şartı nikahın gerektirdiği şartlar olarak anlamışlardır. Meselâ kadına iyi muamele, nafakasını, giyeceğini, süknâsını (kalacak yer) temin etmek, kadının haklarından hiçbirini eksik bırakmamaktır. Aynı şekilde kadına, izinsiz evinden dışarı çıkmama, birlikte olma isteğini geri çevirmeme, malından rızası çerçevesinde tasarruf etme gibi şartlar da koşabilir. Ayrıca bunlar nikah akdinde hiç zikredilmese bile var kabul edilir.

Hz. Peygamber “Ey gençler topluluğu! Kim içinizden evlenmeye muktedirse evlensin. Çünkü gözü haramdan en çok saklayan, ırzı en iyi muhafaza eden nikahtır”11 buyurarak evliliğe teşvik etmektedir. Âlimler evlenmeye muktedir olmaktan maksat, evliliğin külfetleri ve yükümlülüklerini yerine getirmeye gücü yetmektir demişlerdir. Bu yükümlülüğün başında da evlenirken taahhüt edilen mehir ile ömür boyu tekeffül edilen nafaka gelmektedir.

Mehir : İslam hukukunda mehire “sadak” veya “nihle” de denir. Mehir olarak verilen mal, kadının bedeli veya ondan istifade imkanının karşılığı değil, bir ömür boyu beraber yaşama arzusunun sembolik alâmeti veya hediye kabîlinden verilen bir atiyyedir. Mehir, eğer nikah anında belirlenmişse buna mehr-i müsemmâ, belirlenmemişse buna da mehr-i misil denir. Mehr-i misil evlenen kızın akrabaları arasında her bakımdan kendi konumundaki kızlara ödenen mehir demektir. Şayet evlilik sırasında mehir belirlenmemişse veya mehir geçersiz kabul edilmişse o zaman evlenen kadın için mehr-i misil tahakkuk eder.

Mehir nikah için şarttır. Bu husus Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle belirtilir: “Kadınlara mehirlerini cömertce verin. Eğer ondan gönül hoşluğu ile size bir şey bağışlarsa onu afiyetle yiyin.”12 Mehrin âzamî miktarı hususunda bir sınırlandırma yoktur. Rasûlullâh devrinde, mehir olarak hurma bahçesinin bile verildiği olmuştur. Asgari miktarı hususunda ulema ihtilaf etmiştir. Hanefilere göre en az mehir miktarı on dirhem gümüş (32 gr.) olmalıdır. On dirhem gümüşün de Hz. Peygamber zamanında iki koyuna denk bir kıymet taşıdığı nakledilir.13 Görüldüğü gibi mehir müessesesi son derece ciddi bir müessesedir. Kadınların haklarının korunmasına ve istikballerinin garanti edilmesine yönelik bir uygulamadır.

Ümmü Habibe (r.anhâ) anlatır: Kocası Ubeydullah İbni Cahş ile beraber Habeşistan’a hicret ettiklerinde Ubeydullah Habeşistan’da vefat edince Necâşi onu Rasûlullâh’a nikahladı ve Rasûlullâh’ın yerine Ümmü Habibe’ye dört bin dirhem mehir verdi. Sonra onu Şurahbil b. Hasene ile Hz. Peygamber’e gönderdi, Hz. Peygamber de aynen kabul etti.14

İbn Abbas (r.a) da şu olayı nakleder: Hz. Ali, Fatıma’yı (r.a) nikahlayınca hemen gerdeğe girmek istedi. Hz. Peygamber ise, mehir olarak bir şey verinceye kadar beraber olmalarına müsaade etmedi. Hz. Ali benim verecek bir şeyim yok deyince Hz. Peygamber ona zırhını ver, buyurdu. Hz. Ali’de zırhını verdi ve sonra gerdeğe girdiler.15 Görülüyor ki İslam’da başlık parası olmadığı gibi, mehir olarak verilen meblağ da yalnız kadının alması gereken bir haktır.

Hz. Ömer kadınlara verilen mehirlerin azami miktarını tesbit etmek niyetiyle bir cuma hutbesinde: “Kadınlara mehir verirken aşırı gitmeyin…” demişti, bunun üzerine cemaatten bir kadın ayağa kalkarak: “Ey Ömer, senin buna hakkın yok. Zira ayet-i kerîmede Cenab-ı Hak: “Birisine bir yük altın da vermiş olsanız bile ondan bir şey almayın”16 buyurmuştur” deyince, Hz. Ömer de kadına hak verdi ve bu kararından vazgeçti.

Bununla birlikte mehrin fazla takdir edilmesi de dindarlık ölçüsü değildir. Zira Hz. Ömer yine bir Cuma hutbesinde: “Sakın kadınların mehirlerini arttırmayın. Zira bu eğer dünya için bir şeref, ahiret için de bir takva olsaydı buna en çok Rasûlullâh layık idi. Halbuki o, kadınlarından veya kızlarından hiçbirine on iki okiyyeden (1 okiyye (okka) =126 gr.) fazla mehir takdir etmemiştir” de.17 Bir nikahta Resûlü Ekrem, Kur’ân’dan bildiği sureleri eşine öğretmek karşılığında nikah kıydı.

Sahabî sadece maddî değeri olan mehirleri değil manevi kıymeti olan şeyleri de mehir kabul etmişti. Meselâ Ebû Talha ile Enes b. Malik’in annesi Ümmü Süleym evlendiklerinde aralarındaki mehir Ebu Talha’nın müslüman olmasıydı. Çünkü Ümmü Süleym, Ebû Talha’dan önce müslüman olmuştu. Ebû Talha Ümmü Süleym’i isteyince Ümmü Süleym “ben müslüman oldum önceki kocam Mâlik kafir olduğu için ayrıldım sen de müslüman olursan evlenirim” dedi. Bunun üzerine o da müslüman oldu. Görüldüğü gibi, Ümmü Süleym’in kocasından mehir olarak istediği şey fizîki varlığı bulunan bir mehir değil mânevî bir şarttı.18 Böylece kadın isterse kendi hakkı olan mehirden ferağat edebilir.

Dipnotlar: 1) Al-i İmran, 3/31. 2) el-Ahzâb, 33/21. 3) Kamil Miras, Tecrid-i Sarih Tercemesi, XI, 251. 4) İbn Abidin, Reddü’l-Muhtar, III, 3. 5) İbnü’l-Hümâm, Fethü’l-Kadîr, III, 98. 6) Vehbe Zuhayli, İslâm Fıkhı Ansiklopedisi, IX, 32. 7) Bkz. Buhârî, Nafakât, 1. 8) Buhârî, Nikâh, 15. 9) Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I, 319-320. 10) Buhârî, Nikâh, 52. 11) Buhârî, Nikâh, 3. 12) en-Nîsa, 4/ 4. 13) Bkz. Karaman, Hayrettin, Mukayeseli İslam Hukuku, s. 283. 14) Ebû Dâvud, Nikâh, 29. 15) Ebû Dâvud, Nikâh, 36. 16) Nîsa, 4/20. 17) Ebû Dâvud, Nikâh, 29. 18) Nesâî, Nikâh, 63.

www.altinoluk.com

Yorum YazılmamışEylül 30th, 2009

Leave a Reply